“öykülerin bittiği yerde,sessizlik,yalnızlık ve ölüm konuşur.”

Her insanın hayatındaki sıradan bir gün, evimin en dip kösesinde, dizlerimi göğüslerime doğru çekmiş yapacagimi düşünüp duruyorum.
Mağlup olduğumu ve birçok şeyi… Düşünmenin yanında çaresizlik, umutsuzluk basımı döndürüyor.
Nakavt olmuş boksörün gözlerinden akan “Yenildim” duygusunu yaşıyorum. içmeli miyim? Bir aya aşkın zamandır ağzıma içki koymamışım.

Dudaklarımın ucunda garip bir gülümseme beliriyor, beynim küçük oyunlar oynuyor yine bana, sadece gülümsemek için gülümsediğimi biliyorum. Şimdi zihnimde bir resim çiziyorum. “Sessiz Odalar” koyuyorum adını, sonra yeni bir isim geliyor aklıma “Dönülmeyen Gitmeler” bunu bir yerden çalıyorum. su anda zihnimin en işlek yerinde arkasını dönmüş çıplak bir kadın…Kadının arkasında gözyaşını nehir akısı sularda ıslandırmış bir erkek, ona bakıyor. Mutlak yalnızlık, mutlak ölüm ikisini de sarmalamış. Bir ses duyuyorum;

“-Korkun geçti mi?!” ürperiyorum. Ne yapmalıyım?
Yoksa doğru soru söyle mi olmalıydı:
“-Ne yapacağım?” Sorulara cevap aramayı bırakıp, askıdan -benim olmayan giymek zorunda bırakıldığım- eskimiş ceketimi alıyorum. Kendimi dışarı atıyorum, ortalık tenha, hava sisli, kış; ölüm mevsimi… insanı ağlatacak yalnızlık dışarıda da hakim.
Gözümden yas boşalıyor, rüzgârdandır diyorum kendime.
Son nefesini de yudumlayıp atıyorum sigarayı.

Ellerim titriyor hafiften…

Düşüncelerimi zihnimde çizdiğim resimden uzaklaştırmalıyım.
Bunun farkındayım. Servisin kalkmasına henüz var.
Bir sigara daha yakıyorum.
Bu kez de yaktığım sigarayı yalnızlığımla içiyorum.
Zihnimde çizdiğim kadın gözlerimin önüne geliyor.

Gözlerimi kapatıyorum. Dag,tepe,kan kokusu, karanlığı kızıla çeviren mermiler, köpek havlamaları ve iki göz. Hemen açıyorum gözlerimi kadın gitmiş.
Tanrıya şükrediyorum, yüzümü hemen yani başımdaki otoyola çeviriyorum. Araba görüntülerinden ve arkadaki dağlardan başka bir şey yok ortalıkta.
Görüntüye eşlik eden bir ses yok, bir çığlık, bir atmacanın ötüşü yok…. Servisin homurdanışını duyuyorum.
Biniyorum. Basımı otobüs camının yansımasına yaslıyorum. Yani yanılsamama; kendime… Kendimi ve umutlarımı arıyorum kentin yitik tenhalıklarında. Bulamıyorum. Gözlerimi kapatıyorum, umudu bana kazandıran, zihnimde çizdiğim kadın, yüzünü bana dönmüş, bu kez gözlerimin içine bakıyor. Servis beni gideceğim yere getirmiş bile. iniyorum. Gideceğim yolu biliyorum. Köşeden birinin çıkıp beni durdurmasını istiyorum. Zihnimde çizdiğim kadının önüme çıkmasını. Çıkmıyor

Ağır ağır yürüyorum. Belki arkamdan gelir elini omuzlarıma atar, çevirir yolumdan beni. Gelmiyor…
“-Ne kadar ‘özgür ‘leştim?
Eski tanrılarımı sorgulayamıyorum, putlarımın önünde secdeye geliyorum, aklim sayısız tabu ve yasakla tutsak alınmış.
Sonra bütün tanrıları, putları, tabuları, yasakları sorguluyorum.
Ancak bununla belli ölçülerde özgürleşebilirim. Ama başarmıyorum, ortaçağımdan çıkıp Rönesans’ı yaşayamıyorum.
Tutsak alınmış beynimdeki karakolları yıkamıyorum. Kendi karakollarımı.
Acıktığımı hissediyorum.

Bu kahrolası kente hiç girmediğim lokantaya giriyorum.
Daha doğrusu içkili bir restoran burası. Menüye bakıyorum pahalı değil.
On dakika önce yataktan kalkıp koşa koşa isine gelmiş gibi yüzüme ablak ablak bakan garsona siparişimi veriyorum.
Kebap ve çeyrek rakı. Garson anlamsız bakıyor bana.
Sahte bir gülümseme yolluyorum ona.
Sahte gülümsememe bu kez dürüstçe gülümsüyorum.
Tıpkı karanlığını kendi karanlığı içinde saklayanlar gibi.
Garson iki gülümsememe de yine manasız bakışlar fırlatıyor. Umursamıyorum onu artık. Düşüncelerimi ,garsonun siparişleri masaya koyması dağıtıyor. Yemekten bir iki lokma aldıktan sonra rakıya yöneliyorum. Yemeğimi ve rakımı bitirip lokantadan çıkıyorum.
Havada herhangi bir anlamı olmayan ezginin notaları uçuşuyor.
Anlamı olmayan ezginin notalarına olta atıyorum ve düşüyorum notaların pesine. Bu kez kadının köseden çıkmasını umursamadan postaneye
doğru yürüyorum.

Hızlı hızlı yürüyorum, kimse omzumdan tutup çevirmesin diye beni. Postaneye giriyorum, notaların postanenin tavanında uçuşmaya devam ettiğini görüyorum. Ankesörlü telefonun boşalmasını bekliyorum.
Telefonda yaptığı konuşmasını bitirmesini beklediğim kız karşı tarafa, ağlamaklı bir ses tonuyla kendisine bir şans daha tanımasını bildiriyor, kimseyi umursamadan. Kıza şans tanımamış olacak ki, kız telefonu kapatıyor, arkasını döndüğü gibi gözleriyle karşılaşıyorum. O anda, kızın gözyaşları aşırlardır patlama anini bekleyen bir yanardağ misali boşalıyor avuçlarına. Gözlerinin içine bakıyorum, pişman, ürkek, ne yapacağını bilmeyen çaresiz bir ifade hâkim gözleri iyi tanıyorum. Gözlerimi, o iyi tanıdığım gözlerden kaçırıyorum. ömrümde ilk defa gördüğüm bu kızdan sanki beni tanıyacakmış gibi kaçırıyorum gözlerimi.

Kendime son kez düşünme fırsatı tanımıyorum. Kararlıyım onu arayacağım. Onu aramamın bir nedeni var, tek sığınağım olan korkularıma-aksam onunla uyuyup sabah onsuz uyandığım korkularıma- son vermek. Yani yalnızlığımın getirmiş olduğu korkularıma sığınıp uyumayı terk etmek.

Yalnızım, hem de hiç kimsenin anlayamayacağı, hiç kimsenin hissedemeyeceği kadar yalnız. ölümün karsısında hissedilebilecek türden soğuk, beklenmedik bir yalnızlık… Yalnızlığımın yanında artık bir hayatimin da olmadığını itiraf ediyorum kendime. insanın hayatinin olmaması ne utanç verici bir duygu….
Ağlayan kızdan boşalan telefonun ahizesini elime alıyorum. çevireceğim numarayı ezbere bilmiyorum. Cüzdanımdan numaranın yazılı olduğu kâğıdı çıkarıyorum. Titrek parmaklarla, bir piyanistin ince, narin, nefessiz dokunuşuyla tuşluyorum numarayı.

Sıra dışı, çarpık ve tehlikeli olan bir yol kavşağının tam başındayım.
Beni nelerin bekleyeceğini bilmeden telefonun açılmasını bekliyorum Koskoca bir ormanda tek başına umuda yürümekte ısrar
eden kaplumbağa misali bakıyorum karsımdaki rengi solmuş duvara ağır ve aksak.

Yalnızlık; zor bir görev.
Uğultuların içinden sıyrılıp zamk gibi bedenime, benliğime yapışıp kalan yalnızlık. Dağların ardındaki güneşi hissetmesem ağlayacağım, emziği düşmüş bir çocuk gibi ve ağlamamı kimse susturamayacak biliyorum. Dağların ardındaki güneşi düşünüp ağlamıyorum. Ne zaman ve nereden geldi bu görev, anımsamıyorum. Düşlerimin yarasına basıyorum anılarımı, yalnızlığımı kapatsın diye. Sessizliğin ortasında kocaman bir çığlığım, sessizlik ve kimseler duymuyor beni.

Sessizlik; renksiz sessizlik. Sessizliğin sesi ürpertiyor beni. Bir de bir tutam toprak kokusu ile bir parça yaşanmamışlık Yarından öte, bir anlam, bir gülüş, bir yaşanmamışlık ve bir tutam papatya kokusu ve karartılmış bir mavilik ve kacak bir mutluluk arıyorum hayati ve geçmişi olmayan kendime. Yitik gülüşümdeki melodinin pesine uçurtmaları savurup, gölgesinde bir yudum su içmek istiyorum. Konuşmak istiyorum, yalnızlığımı parçalamak istiyorum. Belki de en çok bu nedenden dolayı telefonun ahizesi kulağımda, o sesi bekliyorum.

Nerden başlamalıyım diye düşünürken o büyülü sesi duyuyor kulaklarım.

“Merhaba ben Yunus tanıdın mi beni?” diyorum
“Ne demek tanımaz olur muyum. şehirlerarası telefon kod numarası cep telefonuma yansıyınca senin olduğunu anladım.” diyor.
“Nasılsın” diyorum.
Söyleyebileceğim en basit kelime bu:
“-iyiyim” diyerek yanıtlıyor beni ve devam etmemi bekliyor.
Söyleyebileceklerimi bir boksörün, rakibini sıkıştırıp, yumruklarını seri sallayışları gibi bir çırpıda sıralıyorum.
“-Final tatiline girdik bir hafta bosum, İstanbul’a gelmeyi düşünüyorum.”
“-Müsaitsen görüşebilir miyiz?” diyorum.
Bir saniye de olsa rahatladığımı düşündüğüm anda, bir sokak fahisesinin söylenen lafın altında kalmayıp karsısındakinin suratına tokat gibi vurduğu bir cevap tonuyla yanıtlıyor beni.

“-hayır gelme”

olduğum yere çakılıyorum, bu halimle bir büstü andırıyorum simdi. Bir pişmanlık duygusu sarıyor bedenimin her tarafını. Son parasını talih oyununa yatırıp, kendi parasını bile kurtaramayan bir yoksulun gözlerinde ifadesini bulan tükenmişlik, benim gözlerimde yankısını buluyor bu kez. Susuyorum, onun devam etmesini bekliyorum. Telefon numarasının yazılı olduğu kâğıdı ellerimle yırtarcasına buruşturuyorum.

Beklediğim son sözlerin aksine beni utandırırcasına, kararlı bir ses tonuyla devam ediyor.
“Ben de iki gün bosum ben gelsem görüşür müyüz?” diyor.
Bir sihirbazın el çabukluğuyla şaşırttığı çocuklar gibi şaşırıyorum. şaşkınlığımı gizleyemiyorum. Kelimeler ağzımdan parça parça çıkıyor.

“-Tabii ki hem de çok memnun olurum”
“-iyi o zaman yarın erkenden çıkıyorum sabah sekizde ordayım”
“-Araba bulamazsın” diyorum.
“-Ben bulurum sen adresi ver” diyor bana.

Adresi veriyorum ve o günkü kazancı iyi olan esnafın dükkânını kapatırken yüzünde hakim olan gülümsemeyle kapatıyorum telefonu. Dışarı çıkıyorum, kendimi kandırmamın, sevgime ihanet etmenin hiçbir suçluluğunu yasamadan kalabalığın içine dalıyorum. Gidip bir ağacın iri
gövdesine yaslanıyorum.

Eski ceketimin yırtık cebinden bir sigara çıkarıp yakıyorum. Sigaramdan bir nefes alıyorum, dumanını göğe doğru üfleyip dumanı seyretmeye koyuluyorum. Sigara dumanının gözlerden kaybolduğunu fark ettiğimde sanki biri beni uykudan uyandırmışçasına irkiliyorum. Az önce görmek istediğim Zihnimdeki kadının karşıma çıkacağı korkusuna kapılıyorum. Korku, telaş, her şeyden önemlisi yakalanma duygusu içinde utanarak, saklana saklana servis durağına doğru yöneliyorum.
Eve girdiğimde zihnimde çizdiğim kız-Elif- yine gözlerimin önünde beliriyor. Hazır tuvallerden birini alıp gerçekten resmetmeye koyuluyorum, zihnimde çizdiğimi. Zihnimdekinden daha güzel oluyor. Sonra resimdeki kadınla konuşmaya başlıyorum. Yazgının önüne geçilemeyeceğinden söz ediyorum ona. Resimdeki kadınla konuşurken, bir insanın hayatında yer edinmenin ne demek olduğunu düşünüyorum. Kalıcılık diyorum.. Kalıcılık yada alışkanlık. Sonra kalkıp buzdan yatağıma girip korkularıma sarılarak uyuyorum.

Sabah yedide uyanıyorum. Etrafı düzeltiyorum, en güzel elbiselerimi giyip, otoyola doğru yürüyorum. Otoyola ulaştığımda sekize on dakika kaldığını neredeyse geleceğini söylüyorum kendime. Hedefini bulmuş mayın gibi üzerime doğru bir araba geliyor. Yaklaşan bu araba bir cip. Cip bana doğru yaklaştıkça hızını düşürüyor ve önümde gelip duruyor. Otomatik cam açılıyor, iste o tam karsımda, bana gülümseyerek bakıyor;

“Umarım fazla bekletmedim” diyor. Saatime baktıktan sonra yanıtlıyorum onu
“Hayır tam zamanında”.
Kapıyı açıp arabaya biniyorum. Hoş geldin deyip öpüyorum onu. Elimi kaldırıp tam “su taraftan” diyecekken az önce geldiği yöne doğru geniş bir kavis çizip İstanbul’a doğru yol alıyoruz. Ancak üç dört dakika sonra sorabiliyorum soruyu
“-Nereye”
“-Kahvaltıya” diyerek yanıtlıyor beni.

Defalarca geçtiğim bu yoldan ilk defa bu kadar hızlı geçtiğimi düşünüyorum. Araba yavaşlıyor ve girmek istediğim ama bir turlu giremediğim restorandın yoluna sapıyorum.
“-Eyvah” diyorum kendime üzerimde bunu kaldıracak kadar para yok. Hemen es geçiyorum kaygımdan çünkü o ısmarlayacak. Onun istediği masaya oturuyoruz. ilk kez göz göze geliyoruz. Karşısındakine her fırsatta dostluğu vurgulayan parıldayan gözlerle bakıyor. Onu izlemeye koyuluyorum, üzerindeki kahverengi yapa kabanı çıkarırken kabanın sağ cebindeki gazete düşüyor. Eğilirken, ipek kumaşı andıran şeffaf, yeşil elbisenin altındaki teni görünüyor. Kasları, burnu ve dudakları, çenesi, yüzü gibi ince ve zarif. Saçları omuzlarını az geçiyor ve dalga dalga kıvrımları ona başka bir anlam katıyor.
Garson geliyor ;
“-kahvaltı” diyerek garsona emrini veriyor. Garson bir çırpıda efendilerinin emrini yerine getirerek önümüze adını bile bilmediğim cennetten yeni çıkmış yiyecekleri diziyor. Kahvaltı boyunca ne o konuşuyor ne de ben konuşuyorum. Kahvaltı bittikten sonra sessizlik diyetini ben bozuyorum;

“-Beni tanımıyorsun bile nasıl güvenip gelebiliyorsun, seninle İstanbul’da tesadüf eseri tanıştık”
“-Yazgını değiştirmeye geldim” diyerek yanıtlıyor beni. Gülümsüyorum. Soru sorma sırası ona gelmiş gibi bu kez o bana soruyor.
“-Sevgilin var mi?” kollarımı birbirine kavuşturup geriye doğru yaslanıyorum, bana sorduğu soruyu ona yöneltiyorum.
“-yok” diyor.
Ben cevap vermiyorum ama anlıyor sevgilimin olup olmadığını…
“-sakin bana aşık olma” diyor. Ne demek istediğini anlamıyorum. Anlamadığımı basımı yana eğerek belli etmeye çalışıyorum. Tekrarlamıyor ama beni ikinci bir kez gizemli bir film şeridine sokan soruyu soruyor.
“-Korkuyor musun?”
“-Neden” diyerek daha da acık olmasını bekliyorum.
“-Korkuların var mi, nelerden korkarsın?” diyor
“-ölümden” diyerek yanıtlıyorum onu.

O anda elini uzatarak elimi tutuyor, elektrik çarpmış gibi elimi geri çekince cay bardağı önce masaya sonra da yere çakılıp tuz buz oluyor.
Ellerim titriyor bana korkun geçti mi diye soruyor.
Arabaya binip evime doğru yol aldığımızda aradan iki saat geçmiş olduğunu fark ediyorum. Evin olduğu alana girerken kulübedeki askerler bir garip bakıyor bize. Gelip kimlik soruyorlar. Ona gideceği yönleri tarif ediyorum. önce sağ, sonra sol ve bir daha sağ. Bitti iste evin önündeyiz. Altımda kocaman bir cip yanımda olağanüstü bir bayanla yan komşularım olan kızları kıskandırmanın zevkini yaşıyorum. içeri giriyoruz, hemen şaşırıyor duvardaki halıları görünce;

“-Bir öğrenciye göre fazla lüks değil mi çok harika şeyler bunlar, evinde çok güzel” diyor.
Senin olsun diyorum ona. şimdiye kadar hiç kimsede görmediğim tarifini yapmamın imkânsız olduğu bir gülümsemeyle bana bakıyor, cevap vermiyor.
Gülümsemesiyle birlikte zarif olan dudakları daha da zarifleşip davet ediyor sanki. Ona oturması için yatağımı işaret ediyorum.
“-cay içer misin?”
“-olur” diyor.

Otururken dizlerinin hemen üstündeki kişilik eteğinin altından görünen beyaz bacaklarını saklamak için caba sarf etmiyor, bana sergiler gibi rahat davranıyor. Çayı demleyip getiriyorum. cay fincanını ona uzatırken eli elime değiyor. Bu kez ellerinin yumuşaklığını hissedebiliyorum. Çayını bitirdikten sonra ellerini bana doğru uzatıyor, ne utangaç ne de heyecanlı. Ne çizeceğini bilen ressamın aceleciliği sona doğru yaklaşan koşucunun ataklığı gizli ellerinde…

Ona doğru yürüyorum, ellerini tutuyorum, daha bir ay önce bıraktığım elleri arıyorum ama yok. Neyin eksik olduğunu hemen kavrıyorum: Tutku.
Onunla aramızda eşitlik yoktu. Benim bir sevgim vardı ama onun sevgisi hiç olmamıştı.

“-Paylaşabilecek misin?” diyorum.
“-Neyi” diyor.
“-Benim ihanetimi” ne demek istediğimi anlıyor ama cevaplamıyor beni.
Paylaşmayacak biliyorum.
O soyunurken ben, sürekli sekil değiştiren, büyüyüp küçülen gözlerine
bakıyorum, bakarken az sonra ihanet etmenin nasıl bir şey olduğunu keşfedeceğimi düşünüyorum. Bir tanrıçanın soyluluğu hakim gözlerinde.
Kendini cinsel köleliğe adamanın esiğinde duran bir tanrıçayla birlikteyim.
Yatağa uzanıyoruz. Araştırmayan, bulduğuyla yetinen bir tavrı var. Sahte mi gerçek mi olduğunu kestiremediğim bir büyüye kapılıyorum. “-Hadi”

Kadınsal olgunluğa ulaşmamış, sabırsız cinselliği doyuma ulaştırmanın zorluğunu yaşıyorum. Seyretmeye doyamadığım sanat eserinin kırılacağı korkusuyla hareket ediyorum. Ona yenildim daha doğrusu ihanete yenildim diyorum kendime. Tablodaki kadın beliriyor gözlerimin önünde. Galiba bu yüzden yarıda kesiyorum.
Yanımda yatarken onu izliyorum. Karni hala düzene girmemiş. Teni, bir maden gibi parıldıyor. Basını bana doğru döndüğü an gözleriyle karşılaşıyorum. irkiliyorum, bakışlarında bedelini ödemeden istediği şeyi alan hırsızın pişkinliği hakim. Kendini sakınmaya gerek duymuyor. Onun bedenini ele geçirmek istiyorum. Böylelikle onu benim kılmaya çalışıyorum. O benden sevgimi çalarken ben de ondan tanrıçalığını çalıyorum. Gözlerimi kapatıp uyuyorum. Uyandığımda havanın karardığını fark ediyorum. Misafirim yanımda bana bakıyor.

“-Yorgunum” diyerek isteğini geri çeviriyorum.
“-Biliyor musun benim ne hayatim ne de geçmişim var” diyorum.
“-Biliyorum” diyor bana.
“-Neden geldin, neden kendini bana sundun öyleyse” diyorum.
“-Dedim ya yazgını değiştirmeye geldim. Ben gittikten sonra ne ölümden ne hayatinin olmayışından ne de geçmişinin olmayışından korkacaksın” diyor.
“-Sakin bana aşık olma” diyor bana tekrar.

Bir meltem gibi esip giden denizin hayali, üşüyen gözlerimi ısıtan kız az sonra gidecek.

“Ask dediğin beynin yanılsamasından başka nedir ki?” diye cevaplıyorum onu. Kalkıyor, giyinip banyoda makyajını tazeliyor. Askıdan kabanını alıyor. Cebindeki gazeteyi yatağımın üzerine atıyor. Elimi tutuyor. O benim elimi öpüyor, ben onunkini. Kalkıp onu alnından öpüyorum, oturuyorum sonra. Kapıdan çıkacağı an ona dönüp.
“-Elif, ne olur gitme” diyorum.
“-Ben Elif değilim, benim adim Feride” diyor.
“-Sakin korkma”
Ben tekrar ;
“-Elif ne olur gitme, beni bırakma” diyorum.
Bu kez cevap alamamanın hüznüyle basımı öne eğiyorum.
Arabanın motor sesini duyduğumda gözlerimden yaslar boşanıyor.
Gidip elimi yüzümü yıkıyorum.
Tekrar yatağıma oturduğumda gözüm gazeteye takılıyor.
Düşüncelerimi dağıtmak için gazete okumak düşüyor aklıma.
Gazeteyi alıp karıştırıyorum, gazete bugüne ait. iki haber dikkatimi çekiyor.
Birinci haberde Diyarbakır’da öldürülen bir militanın cenaze töreninde göstericilerle polis catıştı, iki gösterici öldü, yazıyordu.
Diğeri ise yasadığım kentte, yaşadığım mahallede bir intihar haberi.
Fotoğrafa iyice bakıyorum. önce “Aman Allah’ım bu olamaz” diyorum.
Sonra geçmişim ve hayatimin neden olmadığını fark ediyorum.
Basımı çevirdiğim anda tavanda sallanan cansız bedenim ve duvara iliştirilmiş bir mektupla karşılaşıyorum…

@ 2006

Bu yazı 53 kez okundu.
Kategori: Karalamalar

Yanıt Bırak