Güzel bir şarkıyı güzel bulmamızı, beğenmemizi sağlayan şey nedir hiç düşündünüz mü?

Binlerce farklı enstrüman var ve hepsinin de ayrı ayrı kullanıldıkları, bazen yanyana çalındıkları bazen hiçbir zaman yan yana gelmediği bazen de ardarda olsa da yanyana çalınmadıkları şarkılar var.

Sözleri ingilizce, italyanca, rusça, japonca, hindu yada ne bileyim ispanyolca bir şarkıyı bile beğenerek dinleyebiliyoruz. Öyleki bazen beğendiğimiz şarkıların türleri birbirinden farklı gezegenlerde yapılmış gibi oluyor. Ama biz yinede o iki şarkıyı ayrı ayrı sevebiliyoruz.

Belki psikoloji literatüründe vardır çalışmasını yapan, sanki bi vsauce videosu hatırlıyorum neden birşeyleri güzel buluruz diye ama kendimce bu soruya verdiğim iki cevap var. Birincisi şarkının tınısı,tonu, melodisi yada siz ne diyorsanız artık o önemli değil sizi etkiliyor. Diğeri ise sözlerinde ya kendinizden yada hayallerinizden bir parça buluyorsunuz.

Güzel kurgulanmış bir kitap gibi bazı şarkılar şarkının girişinden sonuna size giriş, gelişme ve sonucu yaşatabiliyorlar. Nasıl ki bir şiiri her okuyan yaşadığı duyguların yarattığı gökkuşağıyla hissediyorsa, aynı şarkının sözlerini dinleyen bir sürü farklı kişi bambaşka renklerle donatılmış gökkuşaklarıyla hissediyor. Bazısı pembenin tonlarında, bazısı grinin. Bazısı da ışık demetinin her rengiyle.

Bu her görenin bir parça eksik gördüğü anlamına gelmiyor tabiki, nasıl ki aynı eşyaya “yeşil” derken bile benim gördüğüm yeşille sizin gördüğünüz yeşilin aynı renk olduğuna sizin gözlerinizle bakmadan emin olamıyorsam, aynı duyguları bile yaşıyor olsak aynı şarkıyı farklı hislerle dinleyebiliriz. Ve bu müziği, müzik dinlemeyi şu kısacak hayatımızda yalnızca bize özgü bir tarzla yapabileceğimiz yegane şey.

Şimdi soruyorsunuz tabi başlıkta Sena Şenerin şarkısı var sen müziğin evrenselliğine dair felsefe yapıyorsunuz özgür oluyor mu diye. Aslında gelmek istediğim yer tam olarak bu. Bu şarkı belkide son zamanlarda dinlediğim en güzel müzik parçalarından birine sahip. Ama bana kendini sevdiren şey pek tabiki sözleri oldu.

Soluk
Her şey soluk benim bu diyarımda
Ender bir karahindiba gibi
Tasasız gün gibi
An sergüzeşt

Her ne kadar istesek de her zaman hayatımızın merkezinde biz olmuyoruz. Bazen sisler içinde kalmış bir hayatın kenarından izliyoruz kendimizi.

Sen bir okyanus
Kıyı olamadım ama en derininde yine ben varım
Yeniden tazeyim sanki hiç ağlamadım
Işık tut karanlığıma
Bir yol göster sana ihtiyacım var
Ya da bileyle kılıcını
Öldür beni yaşamın ne anlamı var?
Sonraki gün bana hiç doğmasın

Bazen hayatımızın tamamen içinde olmasını istediğimiz insanlar her ne kadar kalplerinde okyanuslar kadar büyük yer sahibi olsalar da bize bir kum sahilinde olmayı çok görürler. Oysa sizin o okyanusa kıyı olabilmek için döktüğünüz gözyaşlarınız daha büyüktür okyanusun tamamından. Bu yüzden ağlamak ferahlatır insanı, gözyaşlarınızı kendi ellerinizle silmeyi öğrendiğimizden beri her ağlamanın sonucunda savaştığımız şeyi de neye yenildiğimizi de unutmuyor muyuz? Gözyaşınızın tuzuyla okyanusun tuzunu karıştırmayacaksa, güneşin suların üzerine doğmasının, ufukta çizgisinde manzara yaratmasının bir anlamı var mı gerçekten?

Varolmak
Sadece varolmak senin hakikatinde
Utanç
Bu bir ayıp
Sen yalnızsın benim gibi duyulmamış şey ne zalimce

Seninle herşeye varım, sensiz herşey yarım” Hayattaki hiçbirşeyi sevmediğiniz kadar birini, birşeyi sevdiğinizde tüm gerçekliğinizin tam da merkezinde yer alır o şey. Oysa haberi bile yok sizin onu nereye koyduğunuzdan, hangi okyanusun dibinde sesinizi duyurmaya çalıştığınızdan.

Oysa hepimiz yalnızız bizi sevenlere, sevdiklerimize rağmen. Ve hayat her zaman olduğu gibi en zalim yoldaşımız.

Bu yazı 108 kez okundu.

Yanıt Bırak